Tiyatro Dergi Yazıları

KAŞIKÇILAR

7 Dakika okumak

 

KAŞIKÇILAR

“ÜRETEN İNSANIN HUZURU, ÜRETMEYEN İNSANIN AÇ GÖZLÜLÜĞÜ:

Deniz Üstüngel Süer

“Hem güldürüyor hem düşündürüyor…” dedi izleyicilerden bir hanım, ikinci perdeyi seyretmek
üzere salona girerken…

“Kitap okurken, film ve tiyatro izlerken, yaşamı gözlemlerken düşünmediğimizde; kitaplar, filmler ve
tiyatro oyunlarının da bizi düşündürmek gibi bir yönelişi olmadığında, oluşan boşluğu ezberler doldurabilir.” dedim içimden bu söze karşılık…

Kaşıkçılar…

Güldüren, düşündüren, dans ve müzikleri ile hoş dakikalar yaşatan oyun… Musahipzade Celal’in
kaleminden çıkan satırlar, İzmir Devlet Tiyatrosu’nun Karşıyaka’da yeni açılan binasında seyircilere “merhaba” dedi.

Sahnenin arka bölümündeki sazendelerin ince perdenin arkasından görünüşü, onları eski zaman
kartpostallarına benzetmekte ve izleyenler kendi yaşlarının ölçüsünde, geçmiş günleri hissetmekte diye düşünüyorum. Bizi yüzyıl öncesinin müzik anlayışına götüren besteler, aynı zamanda yavaş, sakin, huzurlu ve derin yapısıyla ruhumuza iyi geldi. Müziği önce kulağımıza sonra duygu dünyamıza
ulaştıran müzisyenlere teşekkürler.

Oyunda kendilerini ‘ehli sanat’ olarak adlandıran üretici grup, bugünkü deyişimizle zanaatkarlardır.
Ama zanaatkarların yaptıkları ürünlere kendilerini yansıtmadıklarını söylemek de pek gerçekçi olmaz
diye düşünüyorum. Bu yönleriyle sanatçılarla ortak bir alan oluşturabilirler.

Bilge bir insan olan Recep Usta hem becerisini kalfasına öğretmekte hem de onu sahiplenip mutluluğu için çalışmaktadır. Sık sık da ona, yaşamdaki duruşunun onurlu ve çalışkan olması konusunda bir bakış açısı vermeye uğraşır.

Recep: Evet biz ehli san’atız. Gerçi makam mevki sahipleri bize ayak takımı derler. Fakat biz onların bir çoğu gibi her şeyi kendimize mal etmez, dalkavukluk etmeyiz. Bana üstatlarım, ilimsiz marifet olmaz, dediler. İşte ben de seni onun için okuttum.

Habib kalfa kaşık sanatının inceliklerini öğrenmiş, usta olmaya hak kazanmıştır. Ustalık töreni Göksu’da yapılacak, yemekler yenilecek, kaşıkçı esnafının arasındaki saz çalanlar, nüktedanlar, taklit yapanlar, şairler yeteneklerini sergileyecekler, İstanbul halkı da bu eğlenceleri izleyebilecekti.

Eğlence başlamış ancak kendisi için düzenlenen bu eğlencelere Habib daha katılamamış, önceden aldığı bir işi yetiştirmeye çalışıyordu.

Habib kaşıklarla uğraşırken ustası Recep, ona önemli bir konu anlatmaktadır. Sevilen, sayılan, kaşık sanatına kendine özgü katkılarda bulunmuş Didar Ustanın başı derttedir. Onun yaptığı siyah kaşığı ve üzerindeki kırmızı taşı, sarayın kızlarağası Arap Beşire benzeterek yaptığı konusunda iftiraya uğramış, kızlarağasının öfkesi ile karşı karşıya kalmıştır.

Bu çalışkan, sevilen Didar Usta’yı kimin zor duruma düşürdüğü araştırıldığında, Sadrazamın
Kızlarağasına yaptığı bir şakadan kaynaklandığı anlaşılmaktadır. Sadrazam, kırmızı taşlı siyah kaşığı
Arap Beşir’e hediye etmiştir. Ancak bu konuyu abartıp bir mesele haline getiren Arap Beşir, kaşığın renklerinin kendisine benzetildiğini düşünmektedir.  Arap Beşir’in konuyu unutmamasına neden olan bir kişi vardır: Bezmi Molla…

Böyle ortalık karıştırma ustası kişilerin işinin; başıboşluk, üretimden emekten habersizlik, fesatlık, dalavere ve dedikodu olduğunu anlamakta zorluk çekmeyiz. Eğer Didar Ağa ceza alırsa, Bezmi Molla onun malı mülkü ve cariyelerini
almak istemektedir…

Burada Musahipzade Celal’e dönmenin vaktidir diye düşünüyorum. Çünkü her devirde geçerliliğini
koruyan pek çok noktayı yakalamış olan yazar, sanatın, zanaatın, onurun, çalışkanlığın değerini
anlatırken, hırsın, tembelliğin, alın teri dökmeden mala mülke sahip olmanın, insanlar hakkında ileri
geri konuşmanın çirkinliğini sahne üzerine taşıyarak farkındalık yaratmak istemiştir. Kendisini
saygıyla anıyorum.

Şu cümleleri de söylemeden geçemeyeceğim…Belki Homeros’tan, belki Aiskhlos’tan, belki Yunus
Emre’den belki Aşık Veysel’den bu yana söylenen benzeri uyarıların farklı farklı söylenişlerini dikkatle dinlemiş olsaydık, özümseseydik, herkese değeri ölçüsünde davransaydık, bugün daha farklı koşullar içinde yaşıyor olmaz mıydık… Çalışkanı överek, çalışmayanı yererek, dürüstü takdir ederek , emeksiz yemek arayana kızarak yaşasaydık… En azından bizi uyarmak için kendilerini tehlikeye atmış yazarların ruhları huzur bulurdu.

Oyunumuza dönelim… Yüzyıl öncenin İstanbul’unda gezmeye devam edelim. Zanaatkarlar, Osmanlı
Devleti’nin memurları, saray görevlilerinden bostancıbaşılar, seyirlik olarak; ortaoyunu, karagöz, halk oyunları, müzik olarak alaturkamızın sakin ve duygulu ezgileri… Oyunumuzun ortamını oluşturan ögeler…

Recep Usta’nın bilgece söylenmiş sözleri benim bu yazımı yazmamda en büyük itici güç diyebilirim… Şöyle der kalfası Habib’e: “İnsanlar hüner ve marifetleri ile kendilerini gösterirler oğul. Karşılaştığın her maddenin özelliklerini idrak etmeye çalış… İnsanlara faydalı olacak işler yap… Büyük yaratıcının bize bağışladığı her şeyin her zerresindeki sanat eserini gör. İncele ve ondan ders al…”

Bu paragrafı yazdıktan sonra, her evde her masada her sohbette dünyayı kurtaran kişiler geldi
aklıma… İnsanın derecesini gösteren sanatıdır, diyen oyun cümlesini, insanın derecesini gösteren ürettikleri, gayretleridir diyerek genişletmek istedim.

Yazımdaki bir itici güç de “Benim adım Besmi Molla , Dayanamam mülke mala..” diyen her devirde halkı sinir sahibi eden tipler diyebilirim.

İnsanların bilgisi, eğitimi ve deneyimine uygun işlere yerleştirilmesi konusu, yazarın ileri görüşüyle oyunda işlenmiş. Bilgisiz, eğitimsiz kişilerin önemli pozisyonlarda bulunmasının da ne gibi hatalara yol açtığı… Peki acaba bilgisiz ve eğitimsiz kişi kendini iyi hissetmek için nasıl düşünceler geliştirir? Oyunda inanılmaz bir biçimde bu merakımızı gideriyoruz: Besmi Molla’nın zeka sorunlu
şımarık oğlu şöyle der: “Anne ben senin karnında medreseden mezun olmuşum…”

Oyunda bu konu bir diyalogda iyice aydınlanır: “Bunlar ana rahminde ilmi rütbe kazanır, evlenirken rütbe kazanır, ilim irfan sahibi olmadan fırsat kollayan zalimlerin öncüleri olurlar…” Daha ne desin yazar…

Oyunumuzun konusunda biraz daha ilerleyelim. Didar Ağa meslektaşları tarafından sandık içinde kaçırılmış, güvenli bir ortama getirilmiştir. Ama malı mülkü ve cariyeleri, Besmi Molla tehlikesi içindedir. Özellikle Habib’in evleneceği Nurhayat…Molla’nın iki eşi arasındaki çekişme, Nurhayat’ı
konunun içine almıştır. Nurhayat’ı kıskanan kumasına mollanın ilk eşi şöyle der: “ Kolay mı sandın…Bir senelik gelindim. Parmağımın kınaları solmadan sen telini duvağını sallaya sallaya üzerime ortak geldin. Benim ciğerim nasıl yandı seninki de öyle yansın…”

Cariyelik konusu da üzerinde durulması gereken bir konudur. Bir Çerkez kızıydım…Haydutlar beni
kaçırdı, diyen Cariye Nurhayat, Didar Ağanın kızı gibi büyüdüğü için şanslıdır. Aklıma şu soru
geldi…Acaba kimse evinde cariye istemeseydi haydutlar bu kaçırma işine girer miydi? Kötülük üzerinde sıkıca düşünülmesi gereken bir kavramdır. Kötülüğün kendine var olabileceği bir ortam bulması nasıl oluşur, ögeleri nelerdir?

Bezmi Molla’nın mal mülk üzerine iştahla konuştuğu sahne benim için önemlidir. Karşısında Kaşıkçı ustası Recep vardır. “Biz ehli sanatız malla mülkle uğraşıp kendimizi yormayız…” diyen Recep Usta, “Ehli Sanat minnet etmez kimsenin ihsanına…” (sanat sahibi kendisine iyilik etsinler diye kendi
duruşunu değiştirmez) sözlerini söyler. İnsanlığı yücelten bir kişi ile insanın ne kadar alçalabileceğini gösteren biri karşı karşıya gelmiştir. Bu durumda aralarındaki insanlık mesafesinin ne kadar açıldığı görülür.

Ve oyunun sonunda kaşıkçı esnafları loncası başkanı Göksu’da Habib’e usta ünvanını verecektir. Ancak bu sırada sarayın bostancıbaşı, Didar Usta’yı almaya gelince Lonca Başkanı şöyle der: “Sen emir kulu isen biz değiliz. Saray adamlarının eteğini öpmeye, emirleri ile yaşamaya alışık değiliz. Elimizde fermanımız var. Eğer bir suçu var ise lonca olarak cezasını biz veririz ama ustayı size vermeyiz. Bunu gerekli yerlere söyle” der.

Habib’in ustalık töreni başladığında da ona “Sabırlı ol, haram yeme, haram içme, gördüğün iyiliği unutma…Allah yardımcı ola…”der…

Oyun, bu güzel bakış açısı ile, rejisi, oyunculukları, şarkısı, dansı, müziği ile izleyenleri memnun etti…
Oyuna tüm emeği geçenlere teşekkür ederiz. Bir tiyatro metnini izleyicinin karşısına getirmek için
pek çok kişi çalışır. Tiyatro, içinde seyirciyi de kapsayan önemli bir sanat dalıdır. Seyircinin duyarlı ve
dikkatli olması oynayana güç verir. Böyle güzel birliktelikleri her zaman yaşayalım.

Musahipzade Celal’in Kaşıkçılar adlı oyununu izledikten sonra metni okuduğumda çokça Farsça ve Arapça sözcükle karşılaştım. Oyun öncesi metinde yapılan çalışmayla bu sözcükler Türkçeleştirilmiş.

Oyun başladığında , Didar Ağa’nın başına gelen siyah kaşık davası anlatıldığında bu konuyu anlamakta zorlandığımı söyleyebilirim. Çünkü henüz oyun yeni başlamış, seyirciler yeni yeni yüzyıl öncesinin İstanbul’una yoğunlaşmaya çalışıyor ve seyirciye yabancı olan kaşık sanatı üzerine
konuşuluyordu. Didar Ağanın başına gelen zor durum yalnız konuşularak değil söz konusu kaşıklar gösterilerek ya da görsellikten farklı yollarla yararlanarak açıklansaydı daha kolay anlaşılırdı diye düşünüyorum.

Benzeri düşünceleri finalde de yaşadım. Sahneye giren kişi Kızlarağasının cezalandırıldığını, Besim Molla’nın da şehirden sürüldüğünü söyledi…Fakat hangi nedenlerle ceza verildi, hangi nedenler ile sürüldü, herhangi bir bilgi verilmedi. Kötüler önünde sonunda cezasını bulur, diye bağlandı. Yazarın metninde de bu konuda bilgi yok…

Son olarak değinmek istediğim nokta şudur: Oyunun yazıldığı sene 1920’dir. Ancak yazar oyununda dönem olarak kendisi yaşadığı  yıldan  yüz yıl kadar öncesini seçmiştir. Bu da “Kaşıkçılar”ın yönetmeninin verdiği bilgiye
göre, sanatkar loncasının işleyiş şeklinden anlaşılmaktadır.   Hangi yıllarda geçtiği konusunu seyircilerin de bilmek isteyeceğini düşünüyorum. Çünkü bazı izleyiciler oyunda geçen olayların tarihini bildiklerinde ve o tarihte geçen diğer olaylarla karşılaştırdıklarında kendilerini daha iyi
hissedebilirler…

Yazımı bitirirken bize onurlu, çalışkan bir yaşamın değerini anlatan, müziğiyle dansıyla estetik anlayışımızı zenginleştiren bu oyuna, genel olarak da tiyatro sanatına teşekkür ederiz.

İlgili mesajlar
Tiyatro Dergi Yazıları

Cahide İzmir Devlet Tiyatrosu

6 Dakika okumak
TİYATRODA VE BEYAZ PERDEDE İYİ BİR SANATÇI: CAHİDE SONKU “Cahide-Bir Düş Gibi” oyunu İzmir Devlet Tiyatrosu sahnesinde izleyici ile buluşuyor. Tek kişilik…
Tiyatro Dergi Yazıları

TURGUT ÖZAKMAN’I ANIYORUZ

9 Dakika okumak
TURGUT ÖZAKMAN’I ANIYORUZ Deniz Üstüngel Süer Sevgili dayım ve mesleğimde ustam: Turgut Özakman Turgut Özakman’ın en önemli özelliğini⁹n insanlara, yaşama bakışındaki ciddiyet…
Tiyatro Dergi Yazıları

USTA SANATÇI JALE BİRSEL GENÇLERLE

7 Dakika okumak
DEĞERLİ OYUNCU JALE BİRSEL GENÇ TİYATROSEVERLERLE BAŞBAŞA 19.Agustos.2019 Deniz Üstüngel Süer Doksanikinci yaş pastasının mumlarını üflemiş, önündeki yıllar için planlar yapan usta…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

8 + 4 =